Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma

 

Dünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma

Değişme ve başkalaşma, üzerinde ciddi mânâda durulması gereken çok önemli bir meseledir. Çünkü daha önce de değişik vesilelerle ifade edildiği üzere bir çeşit başkalaşan her çeşit başkalaşabilir. Evet, bir kere başkalaşan artık başkalaşma yoluna girmiş demektir. Sonra o şahıs, hiç farkına varmaksızın bir kere daha, bir kere daha başkalaşır ve neticede her yönüyle bambaşka biri oluverir. Bu önemli konuyu teyit eden hadis-i şerifler de vardır. Mesela bir hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kul bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir.” (Tirmizî, Tefsir, Mutaffifin)

كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ

كَلَّا إِنَّهُمْ عَن رَّبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّمَحْجُوبُونَ

Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.

Hayır, şüphesiz onlar, kıyamet günü Rablerini görmekten mahrum bırakılacaklardır. Mutaffifîn 14-15

İnsan kalbî hayatı itibarıyla bir kere kirlenmeye açıldığında, o açılmanın nerede duracağını ve kaç derecelik bir açı meydana getireceğini kestirmek oldukça zordur. İnsan farkına varmaksızın bir de bakar ki, merkezdeki 0,1 derecelik bir açı, muhit hattında yüz seksen derecelik bir açı hâline gelivermiş.

Esasında Üstad Hazretleri de, “her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır” diyerek bu hakikate işaret etmektedir. Çünkü günah fıtrat ve tabiatı deforme eden bir illet olduğundan o, fıtrat ve tabiattan uzaklaşma yani bir yönüyle bir başkalaşma demektir. Hz. Pir, aynı hakikati bir başka yerde şöyle seslendirir: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma.” (17. Lem’a) Bunun mânâsı şudur: Sen, dünyaları içine alan ama yine de doymayan çok ulvî, Cenab-ı Hakk’a ve ebediyete müştak ve ancak cemal-i ba kemal ile  mutmain olabilecek letaif ve duygularını öyle gelip geçici arzu ve heveslerle kirletme. Yoksa hocalarımızın ifadesiyle el, el ile; ayak, ayak ile elveda ettiği yani can hulkuma geldiği zaman, “Ne diye bunlara bakmışım, ne diye bunları dinlemişim, ne diye bunlara doğru yürümüşüm, ne diye bunlara el uzatmışım, keşke bunları hiç yapmasaydım!” diyerek pişman olursun.

Bu sebeple inanmış bir gönlün, başkalaşma yoluna sülûk etmeksizin, değişme ve başkalaşmanın bir keresine bile müsaade etmeme kararlılığı içinde olması ve temel disiplinler itibarıyla hep sabit kadem olarak yerinde sapasağlam durabilmesi çok önemlidir. Çünkü değişme veya başkalaşma temkinsizce buzda yürüme gibidir. İnsan orada her an kayıp düşebilir. O hâlde hiç bir meseleyi küçük görmeksizin giyim-kuşamdan şekil ve şemaile kadar her hususta kendimiz olarak kalabilme yollarını bulmalı ve o yolda kararlı bir tavır sergilemeliyiz. Yoksa sırf değişim fantezisinin zebunu olarak giydiğimiz bir elbiseyi modası geçti diye kaldırıp bir köşeye atarsak, başka bir zaman, onun da modası geçer ve onu da kaldırıp atma lüzumu duyarız. Zamanla bu hâl şekil ve şemailimize sirayet eder. Artık kendinden kaçan, özünden uzaklaşan bir fert olarak saçımızdan-başımızdan hafif hafif kırpmaya başlarız fakat dönüşüm ve başkalaşma orada da durmaz; bundan sonra sıra kirpiğimize mi gelir, kaşımıza mı gelir bilinmez ve neticede makası öyle bir yere yanaştırırız ki, o bizi kökümüzden koparır.

En Derin Çukurlardan En Yüksek Zirvelere

İnsanlık var olduğu günden beri beşerin belki elli defa mumu bitmiş, elli defa ateş gelip tahtaya dayanmış ancak Allah’ın izniyle yeniden bir meşale yakılmış ve insanlık tekrar aydınlığa kavuşmuştur. Evet, beşeriyet elli defa Lut Gölü’nün dibini boylamış, ancak bu düşüşlerin peşini Everest Tepesi’nin zirveleri takip etmiş ve gelip sıfıra dayanan insanlık yeniden zirvelere tırmanmayı başarmıştır.   

Mesela Mehmed Akif, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrif ettiği dönemi tasvir ederken:

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin
Salgındı bu gün Şarkı yıkan tefrika derdi

ifadelerini kullanmıştır. Ancak bütün bu karanlık ve kasvetli ortama rağmen Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz kayserleri, kisraları yere sermiş ve bir hamlede içinde bulunduğu o durumdan insanlığı kurtarmıştır. İnsanlık tarihinde bu durum o kadar çok tekerrür etmiştir ki, ümitsizliğe düşmeye mahal yoktur. Bundan dolayı mü’min bir kuyuya düştüğünde, artık buradan çıkmam mümkün değil diyerek ümitsizliğe düşmez/düşmemelidir. Çünkü o, her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi bir Zât’a dayanmaktadır. Mesela ilâhî bir inayet neticesinde, oradan geçen bir kervan düşmüş olduğun o kuyuya kovasını salıp senin oradan çıkıp kurtulmana vesile olabilir. Böyle bir imkân olmasa bile, inanmış bir insan olarak sen ye’se kapılmamalı, tırnaklarınla o duvarlara tırmanıp oradan çıkmanın bir yolunu bulmalısın. Nitekim beşer Allah’ın inayetiyle elli, belki yüz defa düştüğü o kuyudan çıkmış; çıkmış ve o çukurları zirve hâline getirmiştir.

وَلاَ تَيْأَسُواْ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ

 الْكَافِرُونَ

            “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” Yusuf 87

Yine merhum Âkif’in ifadesiyle;

Ye’s öyle bir bataklıktır ki düşersen boğulursun
Azmine sarıl sımsıkı bak ne olursun
Yaşayanlar hep ümitle yaşar
Me’yus olan ruhunu, vicdanını bağlar.

Âkif’in bu ifadelerine karşılık Hazreti Pir de, “Ye’s mâni-i her kemaldir.” demiştir. Eğer kemal peşinde, bir olgunluk arayışı içindeyseniz ilk yapmanız gereken ye’si gömmek olmalıdır.  Çünkü ye’s ve reca âdeta bir tahterevalli gibidir ki, ancak ye’si gömmekle recayı olması gereken yere çıkarabilirsiniz.  

Islah Süreci ve Sabır

Şimdi bütün bunları nazar-ı itibara aldığımızda ifade etmemiz gerekir ki, eğer bizde ciddi bir başkalaşma ve değişme olmuşsa kimse bunun düzeltilemeyeceğini söyleyemez. Fakat şunu da kabul etmeliyiz ki, iki üç asırda meydana gelen tahribatı bir hamlede, bir nefhada tamir etmek de çok zordur. Biz asırlardan beri rehnedar olmuş bir kaleyi tamir etmeye çalışıyoruz. Öyle ki iman esasları bile sarsılmış,  anne-baba hukuku ayaklar altına alınmıştır. Demek ki Allah hakkından anne-baba hukukuna kadar her şey zir u zeber edilmiştir. Toplum bünyesi bütün bunların hepsini birden kaldırıp ikame etmeye tahammül edemez. Kaldı ki, belli bir kültürün çocuğu olan insanlar bile başka bir kültür ortamıyla karşılaştıklarında entegrasyon sorunu yaşıyorlar. Mesela batılılar, aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, bir dönem işçi olarak ülkelerine gelen insanların kendi toplumlarına hâlâ entegre olamamalarından şikâyet ediyorlar. Üstelik göç eden bu insanlar dinî ve kültürel sahada ciddi bir donanıma da sahip değillerdi.

Teşrî sürecinde ortaya çıkan tablo da bize bu hakikati anlatmaktadır. Mesela Kur’ân-ı Kerim, İnsanlığın İftihar Tablosu’na yirmi üç senelik bir süre zarfında indirilmiştir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak dileseydi onu birdenbire semadan bir kitap olarak indirebilirdi. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de insanları çağırarak onlara kendisine indirilmiş Kitab’ı okur ve hâlinizi buna göre tanzim edin, diyebilirdi. Ancak bildiğiniz üzere Kur’ân-ı Kerim yirmi üç senenin, ay, hafta ve günlerine serpiştirilerek indirilmiştir. Arada vahyin kesildiği zaman dilimleri de olmuştu. İhtimal o inkıta zamanları da gelen vahyi sindirmeye matuf ayrı bir imhal-i ilâhî idi. İşte 23 yıllık bu süre zarfında gelen bütün emirler muhataplar tarafından sindirile sindirile kabul edilip benimsenmişti.

            Bu sebeple diyoruz ki, eğer iki-üç asırdan beri belli duygu, düşünce, anlayış, felsefe, dünya görüşü ve belki şekil ve şemailimiz açısından ciddi bir deformasyona maruz kalmışsak, bunun birdenbire düzeltilmesi çok zordur. Esasında teşriî emirlerin çehresinde okuduğumuz bu hakikati tekvînî emirlerin simasında da görüp okuyabiliriz. Mesela tırtıldan kelebeğin çıkması gibi, belli metamorfozlar yaşayarak varlık sahnesinde yerini alan hayvanatta dahi o süreç bir hamlede olmuyor. Bundan dolayı siz değişim teklifinde bulunduğunuz muhatabınızın sırtına üç-dört mutasyonu birden yüklerseniz, o insanı öldürmüş olursunuz. O zaman yapılması gereken düzeltmek istediğiniz hususları rehabilite ede ede sevdirmek, sevdirip benimsetmektir.

Sahabe toplumu bu şekilde meydana gelmiştir. Vahiyle aydınlanmadan evvel o toplum içinde ümmî ve bedevî insanlar vardı. Onlardan bazıları başlangıç itibarıyla kapıdan içeri girip “Abdulmuttalib’in torunu Muhammed burada mı?” diye hitap edebiliyorlardı. Fakat bir gün geldi, aynı insanlar Allah’ın indirdiği vahyi sindirmiş birer mü’min olarak akılları talim, nefisleri tezkiye, kalbleri tasfiye eden medeniyet muallimleri hâline geldiler. O hâlde bize de bu yolda kararlı, azimli ve sabırlı olmak düşer.

Günümüz insanını değişim ve başkalaşma gibi fantezilere sürükleyen saikler nelerdir?

Bu tür fantezilere yelken açan kimseler kendi değerlerimizin yetmezliği düşüncesiyle hareket ediyor olabilirler. Hâlbuki bu, büyük bir tarihî yanılgıdır. Çünkü sahip olduğumuz değerlerin semavî ve ilâhî olduğuna inanan bir insanın, onlardaki enginlik ve zenginliği de peşinen kabul etmesi gerekir. Diğer yandan bizim değerlerimizin zamanın gereklerine uygun olarak o kadar çok açılım noktası vardır ki, darlık ve yetmezlikten söz edilemez. Günün ihtiyaçlarına cevap vermede kapalı gibi duran bir kısım meseleler ise Kitap ve Sünnet’in sınırlı nasslarından sınırsız meselelere uzanmanın farklı bir unvanı sayılan içtihad sayesinde her zaman çözüm ve vüzuha kavuşturulacak durumdadır. Yeter ki dinamik ve aşkın hususiyete sahip bulunan o semavî kaynağa tam bir iman ve itimadla müracaat gerçekleştirilebilsin. Evet, bu mevzuda sabit değerlerimiz olarak ifade edebileceğimiz muhkemâta ait meselelerde kat’iyen bir eksiklik söz konusu değildir. Bu konuda fantezi ve lükslere girme, değerlerimizin kıymet-i harbiyelerini bilmeme, onların enginlik ve ifade ettikleri mânâları takdir edememeden başka bir şey değildir.

Değişim fantezisinin bir diğer sebebi olarak orjinallik peşinde koşma gösterilebilir. Çünkü bazı insanların, çocukluklarından itibaren duyageldikleri meseleler hakkında ülfet ve ünsiyete yenik düşmeleri, onların içinde farklı bir şey söyleme, farklı bir şey söylemek suretiyle kendilerini ifade etme arzu ve hevesini tetiklemiş olabilir. Zannediyorum tenasüh (reenkarnasyon) gibi haşir akidemizle telifi imkânsız mevzuların bizim dünyamızda dillendirilmeleri işte bu tür bir fantastik düşünceden kaynaklanmıştır. Yoksa haşr ü neşrin ne olduğunu bilen, bu konuda i’mal-i fikirde bulunan inanmış bir insanın böyle bir düşünce inhirafı yaşaması mümkün değildir.

Hâlbuki tabiîliğin kendine mahsus öyle bir okşayıcılığı, sıcaklık ve kucaklayıcılığı vardır ki, hiçbir lüks ve fantezi arayışında mezkûr dinamiklerin tesir gücünü bulmak mümkün değildir. 

Günah

Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşmadır. Günaha giren kimse, kendini, vicdanî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir tâli’siz ve bütün ruhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve tâli’sizdir. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık, ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini yenilemeye mecali kalmaz.

Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükürük ve ruha içirilmiş bir zakkumdur. Günahtan zevk alan insan, ne sefil; günahla ruhunu dinamitleyen insan ne hoyrattır..!

Günah, insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır. Bu fırtınaya maruz kalan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden de ölür.

İnsan, günah içine bir kere girmeye dursun; girdi mi, artık ne ölçü, ne kıstas, ne de değer hükmü kalır. Bir uçağın, baş aşağı yere inmesinde, yer çekiminin hesaba katılmaması ve fıtrat kanunlarının affetmeyeceği çizgiye varılması ne ise, hikmet elinin koyduğu yasaklar atmosferine girmek de aynı şeydir. Âdem Nebi (aleyhisselam), şahsî hayatında açtığı böyle bir gediği, ceyhun ettiği gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde yüze yüze aşabilmişti. Şeytan ise, baş aşağı düştüğü o günah gayyasından kurtulamamış ve helak olmuştu.

Ve, daha

“Nice servi revan canlar,
Nice gülyüzlü sultanlar,
Nice Hüsrev gibi Hanlar
Ve nice tâcdarlar.”

böyle ilk bir adımla günah deryasına yelken açmış, fakat bir daha da; geriye dönmeye muvaffak olamamışlardır. Günah, âheste âheste eser insanın içine ve nefsi, bir meltem okşayışıyla okşayarak gider taht kurar onun gönlüne. Sonra da, insanın duygularını öylesine baskı altına alır ki, gayri ondan kurtulmak, kuvvetli bir azim ve gaybî bir inayet eline kalmıştır. Bundan daha kötüsü de, insanoğlu, içine daldığı günahlarla, kendinden o denli uzaklaşır ki, his dünyasında en ufak bir kıpırdanma ve gönül âleminde en küçük bir duyarlılık kalmamış olmasına rağmen, o, kendinde olup biten bu kadar değişikliklerden habersiz ve ruhundan kopan feryatlara karşı alakasızdır.

Yığın yığın günah vardır insanın geçip gittiği yollarda. Bu yollarda, birer kobra gibi gözetler insanoğlunu günahlar... Birinden kurtulması mümkün olsa bile, diğerlerine kendini kaptırmadan yoluna devam etmesi, bir hayli müşkildir. Polat gibi sağlam irade gerektir ki, aşılsın bu yollar. Yoksa diferansiyeli bozuk bir araba ile en sert virajları aşma gayreti gibi olacaktır ki, bir çukurda gidip “ârâm” edeceğini şimdiden söylemek herhalde kehanet sayılmaz.

Çeşit çeşittir günahlar. Başta gelenleri, En Doğru Sözlünün beyanında, şu ürpertici diziyle çıkar karşımıza: Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmak, haksız yere cana kıymak, anne ve babanın hukukunu çiğnemek, yalan yere şehadette bulunmak, cepheden kaçmak, iffetlilerin iffetiyle oynamak vs...

Bunlar, insanın düşünce dünyasına, iç hayatına, aile ve topluma karşı öyle inhiraflardır ki, vaktinde önü alınmazsa, aile de yıkılır gider, toplum da.

Evet, tevhidle iç âlemini düzenleyememiş, yükselip içtimaî hayata girememiş güdük ruhlardan, hem aile, hem toplum, hem de vatan çok sakınmalıdır. İç âlemi, isten, pastan görünmez hâle gelmiş ve derununda ak’ın kara’ya karıştığı bu tâli’sizler, bugün olmasa yarın, yurdu da yuvayı da kundaklayacaklardır. Dünden bugüne, bu gözü ve kalbi mühürlülerin hıyanet ve ihanetleri, hiç de küçümsenmeyecek kadar çok olmuştur.

Ne var ki, vatanın sağa sola peşkeş çekilmesinden, ormanların ve bağların bozulup çöle çevrilmesine kadar, her türlü kötülüğü yapan, cahil, iz’ansız, inançsız ve başkalarının kuklası bu yığınların baş sorumluları da yine bizleriz. Evet, biz ihmal ettik. Biz bozduk. Biz inançsız ve hoyrat kıldık. Hesabını da biz vereceğiz. Bugün hâdiselerin demir pençesinde; yarın, tarih karşısındaki muhakememizde; öbür gün de, kılı kırk yaran Yüce Divan’ın iğneden ipliğe hesap sorduğu hengâmda...

Bir milletin, kendi özünden uzaklaştırılması, ruhuna yabancı düşünceler aşılanarak mihrabının yıkılması ve minberinin yerinin değiştirilmesi, tarih karşısında ve Hak Divanında bağışlanmayacak günahlardandır.

Nesilleri, inançtan, düşünceden, hak ölçüsünden ve istikametten mahrum birer yeniçeri yığını hâline getirip milletin nefsine, nesline, dinine ve malına saldırtmak büyük günahtır. Sonra, bu azgınlaşmış ruha ceza veriyorum diye, kazanlarda yeniçeri ve Bektaşî kellesi kaynatmak da, en az onun kadar günahtır.

Günahtır, nesilleri ihmal etmek. Günahtır, onların kalblerini, ruhlarını inançsız ve itminansız hâle getirmek. Günahtır, onları geçmişine ve köküne düşman yapmak. Günahtır, Günah onları yabancı şaraplarla kendinden uzaklaştırmak.. ve günahtır, mânevî ve mukaddes dayanaklarından mahrum bırakmak. Günahtır, günah...!

Bütün bunlardan daha büyük bir günah vardır ki; o da, ortalığı yangına ve sele veren bu büyük mücrimlerin, edip eylediklerini günah bilmemeleridir. Evet, Allah ve tarih karşısında affı kabil olmayan tek günah varsa, işte o da budur: Günahın günah olduğunu bilmeme, günahtan ürpermeme günahı... Toplumumuzu içten içe kemiren bu bin bir günahın başbuğu, vicdanla sezilip, muhasebenin demir pençesine teslim edileceği âna kadar, milletin, kendi kendini yenilemesinden ve hatta yaşamasından söz etmek oldukça zordur.

“Bu hissizlikle cemiyyet yaşar derlerse pek yanlış:
 Bir ümmet göster, ölmüş mâneviyatıyla, sağ kalmış.” (M. Akif)

 

Günahlar ve Sedd-i Zerâi’ (Günah Sebeblerinden Uzak Durma)

İnsan nerede olursa olsun, gözüne-kulağına, diline-dudağına hâkim olmak zorundadır. Kalbî ve ruhî hayatımız açısından bu çok önemlidir. İslâmî hayatın yaşanmadığı ülkelerde oldukça zor görülen böyle bir titizlik daha bir ehemmiyet arz eder. Zira böyle yerlerde kasıtlı olmasa bile, her zaman günah ve kusurların zincirleme birbirini takip etmesi söz konusudur. Bu durumda yapılması gereken en önemli iş, mümkün mertebe günah zemininden uzak bulunmak olmalıdır.

Bu meseleye İslâm Hukuku’nda bazı ahkâmın istinbatında kullanılan “sedd-i zerâi’” prensibi çerçevesinde biraz daha açıklık kazandırabiliriz. Şayet “sedd-i zerâi”i kaba çizgileriyle, topyekün fenalıklara giden yolları kapatarak, yaşama ortamını emniyet altına almak şeklinde yorumlayacak olursak, konuyla irtibatı kendi kendine ortaya çıkar. Meselâ, bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak:

 قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذٰلِكَ أَزْكٰى لَهُمْ“Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır..”Nûr sûresi, 24/30.

 buyurmaktadır ki, maksat, haram sâiklerin içine girmemektir. Aslında, meşru dairedeki bakmalar, duymalar ve ötesi ihtiyaçlar keyfe kâfîdir ve harama girme zarureti söz konusu değildir. Öyle ise insanın, haramları görebileceği, içine düşebileceği yerlerde gözünü kapatıp dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü harama bakmak, –bir kudsî hadiste ifade buyurulduğu gibi– şeytanın zehirli oklarından bir oktur. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/173; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/349.

 Cenâb-ı Hak, daha baştan insana, “Harama bakmaktan sakın!” demek suretiyle onu, baktığı zaman ruhunu delip geçecek ve zihnini alt üst edecek zehirli bir oktan korumaktadır.

Yine, Kur’ân-ı Kerim’de:

 وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَۤا إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَۤاءَ سَبِيلًا

“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o kötü bir iş ve kötü bir yol­dur.” İsrâ sûresi, 17/32.

 buyurulur. İslâm’da asıl yasak olan, zina fiilidir. Âyette ise, zina yapmayın yerine ona yaklaşmayın denmektedir. Ce­nâb-ı Hak, insanın tabiatını/fıtratını çok iyi bildiğinden, onu, zinaya sürükleyebilecek bir pozisyon içine düşmekten sakındırmaktadır. Zira insanın böylesi bir atmosferde belli bir noktaya kadar ilerledikten sonra geriye dönmesi çok zor olabilir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Sizden birinin içi şehevî duygularla köpürdüğü an, hemen ailesine dönsün.” hadisiyle, böyle bir konuma işaret buyurur.

Yine yukarıdaki disiplin çizgisinde Cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerimede ise:

 وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ

“Yetimin malına yak­laşmayın..”En’âm sûresi, 6/152.

buyurur. Âyette, yetimin malını yemeyin, ifadesi kullanılacağına, yaklaşmayın denmesi aynı espriye binâendir. Zira yetimin malını yeme başka, ona yaklaşmak daha başkadır. Dolayısıyla bu, onunla aranızda daima bir mesafe olsun ki, hislerinize yenik düşerek hemen ona elinizi uzatamayasınız mânâsına gelmektedir.

Allah (celle celâluhu), bu tür âyet-i kerimelerle, âdeta teh­likeli bölgelere “tehlike var” işaretlerini koyma mânâsına, insanı harama sürükleyecek vesilelerden sakındırmak suretiyle, insanların haram işlemelerini engellemek istemektedir. Sedd-i zerâi’ye örnek teşkil edecek daha birçok âyet bulmak mümkündür. Ancak ben burada bir şeye dikkatlerinizi istirham edeceğim; ister eğitim ve kültür adına, isterse ticaret vs. adına sosyal hayata katılan kimselerin, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş sayılır. Kim de şüpheli şeylere düşerse o da harama düşmüş olur..” Buhârî, îmân 39, büyû’ 2; Müslim, müsâkat 107.

hadisinin gereğince hareket etmeleri, bir bakıma ayakların kaymaya daha müsait olduğu o yerlerde, haram ve şüpheli şeylerden olabildiğince kaçınmaları gerekmektedir. Zira, insan için neticesi endişe verici bir yolda yürümektense, endişe ve tereddüt duymayacağı yolları araştırması tavsiye edilmektedir.

Bu çerçevede; birinci esas olarak niyetlerin çok hâlis tutulması gelmektedir ki, Müslüman olarak gidilen her yerde sağlam bir düşünce, sağlam bir anlayış ve sağlam bir ruh hâletini temsile şiddetle ihtiyaç vardır. Evet, insanın yaratılış gayesi, Allah’ı bilmek, O’na ibadet etmek ve sonra da O’nu başkalarına bildirmektir. Eğer gidilen yerlere, başta bu niyetlerle gidilemedi ve arzu edildiği ölçüde bu düşünce korunamadı ise, tekrar Allah’a teveccüh edilmeli ve: “Allah’ım! Sana ait meseleleri plânlarken, ferdî mülâhazalarımızın karışmasını şirk sayarız. Bu şirki yeniden kafamızdan çıkarıp atıyor ve ‘Kim i’lâ-yı kelimetullah için çalışırsa, o Allah yolundadır.’ hadisinin müfâdı (ifade ettiği mânâ) olarak, Senin uğrunda mücadele edeceğimize ve bunu sırf Senin için yapacağımıza söz veriyoruz. Sadece ve sadece Senin yüce ismini bir bayrak gibi dalgalandırmak için buralardayız; zira, değil bu yabancı ülkelere dünyalık bir şey için gelmemiz; insanımıza hizmet söz konusu değilse, kendi ülkemizde bile sıcak yuvalarımızda yaşamamız anlamsızdır. Biz, bunun farkında ve şuurundayız.

Allah’ım! Senin şanı yüce Peygamberinin buyurduğu gibi, biz küfürden kurtulduktan sonra, hangi sâikle olursa olsun, yeniden küfre, dalâlete dönmeyi, hatta en ufak bir günaha girmeyi bile cehenneme sürükleniyor gibi kerih görürüz. Ama buralarda istemeden de olsa yıpranıyor, kalbî hayatımızdan bir şeyler kaybediyoruz. Fakat Sen de biliyorsun ki, bütün bunların hepsini, Senin için, Senin dinini temsil için ve geleceği Senin rızan istikametinde ihyâ etmek için yapıyoruz. Asrın fikir mimarı, ‘Gözümde ne cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım..’ buyurur; biz de bu mülâhazalarla buralarda bulunuyoruz..” denmeli, niyetler tecdit ve tashih edilmelidir.

İkinci esas;gidilenher yerde, mutlaka birlik ve beraberlik içinde hareket edilmelidir. Zira Müslümanlar birbirleriyle kenetlenmez ve herkes kendi başına hareket ederse, bırakın İslâmî duygu ve düşüncelerini muhafazayı, onların kendi mevcudiyetlerini dahi korumaları çok zordur. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem):“Tek başına kalan şeytandır. İki kişi de şeytandır. Üç kişi ise, cemaattir.”buyurur. Bu, tek başınıza kaldığınızda, ya da farklı bir ifadeyle bir cemaat teşkil edemediğinizde, şeytanlığa ve şeytanî düşünceleri taşımaya açıksınız demektir. Hadisin devamında:“İki kişi de şeytandır.”buyurulmaktadır ki, iki kişinin her zaman değişik fenalıklarda anlaşması mümkündür. Üç kişi ise, cemaattir ki, ihtimal hesaplarına göre üç kişinin bir kötülükte anlaşması oldukça zordur.

O halde şahsî arzu ve istekler bir kenara bırakılarak kolektif şuurla hareket edilmelidir ki, ilâhî sıyanet gerçekleşebilsin. Gerçi bazen cemaat içindeki insanların bir kısmının diğer bir kısmına karşı tabiatları kaba gelebilir; bundan dolayı da sinirler bozulup hafakanlar kabarabilir. Fakat ferdî hisler, ferdî tavırlar hiçbir zaman ölçü olamaz ve olmamalıdır da. Allah (celle celâluhu): “Şanıma yemin olsun ki, Ben insanoğlunu kerim yarattım.” (İsrâ sûresi, 17/70) buyuruyor. Öyle ise, hem kendimize, hem de his, anlayış ve felsefemize rağmen, yalnız kalmamalı.. (hangi ırktan ve hangi renkten olursa olsun) aynı duygu ve düşünceye sahip insanlarla beraber yaşama yolları araştırılmalıdır. Bu duygular içinde hareket edildiği ve eller birbiriyle kenetlendiği müddetçe, üçüncü el Allah’ın eli olacaktır; olacaktır zira O’nun eli cemaatin üzerindedir.

 Üçüncü esas; birlik ve beraberlik hâlinde hareketin bir buudu olarak zikredilebilecek bir başka husus da, İslâmî duygu, düşünce ve şuurumuzu takviye edici mahiyette yazılmış eserleri, hem de hiç fasıla vermeden okuyup müzakere etmektir. Bu meyanda, günde yarım saat bile olsa, tecdid-i imana vesile olabilecek kitapların okunması da bana çok anlamlı gelmektedir. Zira, çağa ışık tutan devâsâ insanlar tarafından kaleme alınmış bu tür eserler, insan zihninde aks-i sadâ meydana getirir; onu, değişik vadilerde dolaşmaya yöneldiğinde ense kökünden tutar ve kendine gelmesini sağlar.

Evet, kitap okuma çok önemlidir. Tabiî onları okurken de, başkalarına: “Al sana bir ders, gözün gönlün açılsın.” şeklinde değil de, kendi yüreğimizi hoplatmak, kendi hislerimize duyurmak için okumak gerekir. Bu şekilde bir okuma, bizim için her türlü don ve kırağılara karşı âdeta bir sera mesabesindedir.

Dördüncü esas; daha önceleri çeşitli yerlere gitmiş, fakat yalnızlığın tüketici pençesinde kaybolmuş insanlarımız vardır. Aynı âkıbete maruz kalmak istemeyen kimselerin, hiç olmazsa senenin belli dönemlerinde bir araya gelmeleri gerekir ki, bu durum, hem onların yalnız kalmamalarını, hem de iman ve Kur’ân hizmeti adına yapacakları şeyleri, daha iyi ve güzel bir şekilde yapmalarını sağlasın. Tabiî bu vesileyle, bir kısım dua, evrâd ü ezkârda bulunma fırsatı da doğacaktır. Zaten yabancı ülkelerde, uzun müddet yalnızlığın pençesinde kıvranmış kimseler, herhalde bu tür şeylere daha çok ihtiyaç duyarlar. Kaldı ki dua, evrâd ü ezkâr, Rabb’le irtibat adına da önemli şeylerdir. İnancım o ki, Allah (celle celâluhu), bu kadarcık bir adımla dahi olsa kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Çünkü O “Erhamü’r-râhimîn/ Merhametlilerin en merhametlisi”dir. Siz, herhangi birini anlatırken “Çok rahim; çok merhametli” diyebilirsiniz; fakat O Kendisini anlatırken “Erhamü’r-râhimîn” demektedir. Evet O, kullarına karşı Efendimiz’in ifadesiyle, bir annenin evladına karşı olan şefkatinden daha şefkatli ve daha merhametlidir. Öyle ki biz O’na karşı azıcık samimî ve vefalı olduğumuzda, O bizi asla bırakmayacaktır. Duha sûresindeki: “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.” (Duha Suresi:3) âyeti bu hakikati ifade bakımından ne mânidardır. Şahsen ben bu âyeti her okuduğumda, bu mânâyı duyar ve sanki Rabbim bana hitap ediyor gibi bir hisse kapılırım.

Hâsılı; Allah’ın bizlere karşı gösterdiği vefanın gereği sadece kendi insanlarımızı değil, bütün insanlığı kurtarma adına, en karanlık ülkelere gidip O’nu anlatmak icap eder. Zira özellikle bu insanların Allah’ı, Hz. Muhammed’i, Kur’ân’ı duyup bilmeye çok ihtiyaçları var. Bana göre insanlık adına yapılacak en önemli iş de, işte budur. Bunun ötesindekiler tâli meselelerdir. İnşâallah, inanan gönüller, ışıktan kamalarla bütün karanlıkları yırtar geçerler ve ruhlarının ilhamlarını bütün dünya insanlarının ruhlarına boşaltırlar.


Marifetullah nedir?

MARİFETULLAH

 

A-                 Marifetullah nedir?  

 

Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi, yaratılışımızın hedefi ve fıtratımızın da gayesidir. Her şeyden önce O’nun yolunda olmak, ancak O’nun tam bilinmesiyle devamlılık kazanır. Onun için öncelikle fert planında gönüllerimizin onarılması, donatılması ve itminana ermemiz hatta zevk-i ruhanî ile kanatlanmamız, sonra da toplum hâlinde, o toplumun hücreleri sayılan aileler planında huzura kavuşmamız bu yolla mümkün olabilecektir.

 

Bu sayededir ki insan, kendisi için mukadder olan ufka ulaşabilir. Ancak bütün bunlar, O’nu azametiyle kavramaya, O’ndan gelen sinyallere devamlı açık bulunmaya, O’nun bu mevzudaki ihtarlarına kulak vermeye bağlıdır. O (celle celâluhu), kendi beyan-ı sübhanisiyle anlattığı gibi

 

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ

 “Her an O, kemmiyetsiz,(sayı) keyfiyetsiz(mahiyet) ayrı bir hâl ve ayrı bir şe’ndedir.” (Rahmânsûresi,55/29.)

Yani O, her an yaratmakta, her an, yarattığı şeyleri halden hale koyarak en mükemmele irca etmekte, onlara yeni yeni suretler, keyfiyetler giydirmekte.. ve tabiî her an Kendisini değişik dillerle mahlukatına anlatmakta ve anlattırmaktadır.

 

O, bir kere anlatmış da sonra kitabı kapatmış, “Bildiğinizle amel edin!” dememiştir. İnsan, zamanın ve mekânın hangi parçasında bulunursa bulunsun, istediği takdirde, bu kudsî dersten yani gerek Allah (C.C.) tarafından, gerekse varlığın diliyle verilen marifet dersinden bir kısım paragraflar, cümleler, kelimeler duyabilir, anlayabilir. Bu sayede hayatının gayesi, fıtratının neticesi olan bu yüce hakikati, bir kere daha idrak eder, onunla dolar, itminana erer, kalbî huzura kavuşur, zevk-i ruhanî ile kucaklaşır ve daha dünyada iken eşya ve hadiselerde tecellî eden esma ve sıfât-ı İlahîyi müşâhede ederek, Cennet’in bir çekirdeğini içinde inkişaf ettirip, Cennet hayatını dünyada –Allah’ın izniyle– yaşayabilir.

 

Evet O (celle celâluhu), zâhiren nazarlardan saklıdır ama her şeyden daha âyândır. O, yarattığı şeylerin diliyle, rengiyle, şekliyle, hâliyle, tavrıyla her zaman kendini bize okutturur… okutturur ama şiddet-i zuhurundan gizlidir. Aslında her şeyde, O’na ait değişik cilveleri görmek mümkündür. Ancak, öyle bir Hâlık’tır ki, sadece bizim görebileceğimiz şekilde, bizim temas edebileceğimiz şekilde cisim olmadan, herhangi bir yer tutmadan da münezzeh ve müberradır. O, bütün sistemleri, kâinatları elinde tutar, onlara hükmeder ve aynı anda bizim soluklarımıza, teneffüsümüze de nigehbandır ve hâkimdir.

 

 

 İman ve Marifetin bazı manileri şunlardır:

 

Kibir

 

Kendini kibre kaptırmış olanların Allah’a ve Peygamber’e inanmaları çok zordur. Mekke kâfirleri, kibir ve gururlarından, Mekke’de Velid b. Muğire’yi, Taif’te de Urve b. Mesud’u kastederek, “Bu Kur’ân, Mekke’de veya Taif’teki iki şerefli insandan birine inmeli değil miydi?”diyorlardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), maddî açıdan fakir birisiydi. Ebû Talib’in himayesinde yetişmişti. Dolayısıyla O’nu, o günkü toplum telakkisine takılarak kabullenemiyor ve hazmedemiyorlardı.

 

Evet, onların kibirleri inanmalarına mâni oluyordu. Zaten kibir, bir Cehennem zakkumu gibidir, her gafil gönülde neşv ü nemâ bulup gelişebilir. Öyleyse insan inanmayı düşünüyorsa kibirden sıyrılmalıdır.

 

 Hatta Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla hidayete ermiş kibirli bir insan, şayet kibrini terk edemezse kat’iyen yükselemez, iki adım öteye gidemez, hakikat ona inkişaf etmez, o imanda derinleşemez, zevk-i ruhanîyi idrak edemez, hatta hadisin ifadesiyle

 

“Kalbinde zerre miktar kibir varsa, Cennet’e giremez.”

 

Kendini beğenmiş insanların inanmaları çok zordur.. ve bu hüküm Kur’ân’a aittir:

 

سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ

 وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الرُّشْدِ لاَ

 يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ

 كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ

Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Onlar) her âyeti görseler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Ama sapıklık yolunu görseler onu (hemen) yol edinirler. Bu, onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan hep gafil olmaları sebebiyledir. (Â’râf sûresi, 7/146)

 

Yani bunlar kitabımıza bakmak istedikleri zaman, o kitabı kapatacağız. Bir yerde semayı ve zemini müşâhede ettikleri zaman, biz kâinat kitabının ifade ettiği mânâları onlara duyurmayacağız. O, arz u semaya hep başka bir mahluk gibi bakacak, doğruluğa götürücü yolu bulsa bile kat’iyen bu yolda mesafe alamayacaktır. Çiçeklerdeki nağmeleri, gürül gürül akan suların akışındaki musikîyi duyamayacak ve kainatta her daim duyulan en tatlı korolardaki duygulara, ilhamlara… ulaşamayacaklardır.

 

Evet, kendi içinde mağlup düşmüş ruhların, kâinat baştan sona delil olsa da hatta nebiler gelse ve gürül gürül konuşsalar da onlar yine inanmayacaklardır. Bilakis taşkınlık ve inkâr yolunu, Allah’ı tanımama yolunu bulduklarında, bu sarp yola revan olacak, “Yol budur!” deyip kendilerini boşluğa salacaklardır. Zaten âyette de böyle buyrulmuyor mu?

 

 “Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler de onu yol edinmezler. Şayet azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve gafil olmalarından ileri gelmektedir.”

 

Zulüm

 

Hidayete götüren yollara karşı zulüm, büyük bir mânia teşkil eder.. evet, hidayet kapıları böylesi zalim insanlara hep kapalıdır. Kur’ân,

 

 وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Saff Suresi: 7)

 

Aslında Allah (celle celâluhu) böylesi insanları asla sevmez. Haddini aşmış, mütecaviz, saygısız, terbiyesiz olanlara karşı o, kapıları sürmelemiş ve onların kalblerini mühürlemiştir. Bu demektir ki, onların içlerine, iman ve irfan adına hiçbir şey girmeyecektir. İman ve irfan sahipleri bu tablo karşısında içlerine akıp akıp gelen ışık hüzmelerini müşâhede edecekler ama, ötekiler aynı tablodan hiçbir şey anlamayacaklardır.

 

Gaflet

 

Tıpkı zulüm gibi, gaflet de insanın, inanmaya giden yolunu kesen bir devdir. İnsan bunu aşmadıkça iman(tahkiki) ufkuna ulaşamaz.

 

اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مَّعْرِضُونَ

 “İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Hâl böyle iken onlar gaflet içinde ve yüz çeviriyorlar.” (Enbiya Suresi: 1 ) diyen Kur’ân-ı Kerim, sık sık bu gaflet canavarına karşı bizi uyarır.

 

 Evet, insan, gaflet içinde ellerini kaldırıp dua ediyorsa, - duaların kabul edilip edilmeyeceğini Allah bilir desek de-, ihtimal böyle bir dua, döner o insanın yüzüne çarpılır. İşin doğrusu, ne dediğini bilmeyen, dediğinin şuurunda olmayan kimselerin duasına cevab-ı savab verilmez.

 

Öyleyse duaların en mühimi, insanın bizzat gafletten kurtulup hidayet için yaptığı duadır. Aksi hâlde kırık plakta iğnenin hep aynı sesi çıkarması gibi, gaflet içinde bulunan insan da, çok iş yapabilir, çok söz söyleyebilir ama kat’iyen mesafe alamaz.

 

Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, zâhiren ve madde planında zirveleri tutan pek çok kimsenin niçin hidayete eremediği kendi kendine anlaşılır.

 

Belli bir noktaya ulaşmış, belli bir makama gelmiş ama aramayı bilememiş, bilip hak yola revan olamamış, olamamış da kalbine mühür vurulmuş, ki böylelerinin hidayete ermeleri imkânsız olmasa da çok zordur. Bunların, hidayete ermeleri ancak kitle ruh hâleti içinde olabilir. Evet, İslâm seylapları, bir gün her şeyi önüne katıp sürükler ve bu müthiş akış ve vakum karşısında herkes imana koşarsa, işte o zaman bu tipler Müslüman olabilirler.

 

Devr-i Risaletpenâhî’de sonuna kadar direnen Ebû Süfyan, Safvan b. Ümeyye, Akra b. Hâbis ve hatta Hz. Ebû Bekir’in babası Ebû Kuhafe bu şekilde İslâm’la şereflenmişlerdi.

 

Bize Rabbimiz’i anlatan dört mühim unsur vardır ki, esas söz onlara aittir ve bu hususlar Nur’un temel konularıdırlar.

 

Marifetullahın Delilleri

 

Bunlardan birincisi, kâinat kitabıdır. 

 

Bizler, her şeyi kendi yolunda araştıracak, delillere başvuracak ve her objeyi kendi laboratuarımızda denemeye tâbi tutacağız ki, Allah mârifetine –inşâallah– ulaşabilelim. Aslında, semanın ihtişamından, güneşlerden, dünya ve ay’dan tutun da,  bir çiçeğin gamzesinden, bir rüşeyme uzanan yolda Cenâb-ı Hakk’a giden yolu hemen her zaman bulmak mümkündür.

 

1-   Hudûsnazariyesidir.

 

Hudûs, eşyanın sonradan varedilmesi demektir.“Eşyakadimdir.”diyenler Allah’a(cellecelâluhu) verilmesi gerekli olan ezeliyeti, eşyaya veriyorlar. Ezeliyetise, zamandasonsuzluğun adıdır.. ve ebediyetle içiçedir.. onda zaman yoktur.

 

Şayetyeryüzündeki bütün kumlar, çakıl taşlarısıfır olsa ve bunların sol taraflarınaenbüyükbirrakamgelse,bumüthişsayı,ezeliyetin yanındahiçbirşeyifadeetmez.

 

Ayrıcaeşyayaezeliyetdamgasınıvuranlar,herşeyikadimgörmeninyanındadiyorlarki,bir günkâinatsönecek,herşeybirhumûdetiçinegirecek.(Yani kendileriyle çelişiyorlar.)

 

 Hâlbuki termodinamikkanunu,onlarınbuhükmünütekzipettiğigibi, hareketkanunudaonlarıyalanlamaktadır.

Termodinamik kanununa göre bir gün,kâinattaki hareket müsavi hâle gelecek. Bir maddenin sıcaklığı, diğerinden fazla olmayacak ve bu, umumî bir ölüme sebebiyet verecek ki,varlıktapozitif-negatifdiyebirşeykalmayacakvekâinat işlemeyen bir saate dönecek. Eğer kâinat, sonunda yok olacaksa, demek ki, onun ezelî olması mümkün değildir. Evet, herşeyin bir mebdei, hermebdeindebirmübdii vardır. Allah (cellecelâluhu), hermebdeinMübdii’dir.

 

Hareket kanununa göre eşyada asıl olan atâlettir. Hâlbuki biz görüyoruzki,herşeyde bir hareket var. Atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlardan korkunç büyüklükteki sistemlere kadar müthiş bir hareket, ürperten bir tahavvülat müşâhede edilmektedir. Hareket için bir zaman ve bir mekâna ihtiyaç vardır. İşte bu ihtiyaçları karşılayan, herşeye gücü yetende Zât-ıEcell-iA’lâyaniAllah’tır. Evet, hareket edeni durduran, duranı da hareketettiren yine O’dur.

 

Evet,sistemlerdenzerrelerekadarherşeyAllah’averilmedikçehiçbirproblemizahedilemez.

 

Eşya, sonradan meydana gelmiştir, hâdistir. Her hâdisin bir muhdisi vardır. Oda ezelî ve ebedî Allah’tır (cellecelâluhu)..ve O,bütüngöklerin veyerinyaratıcısıdır.

 

Hindistanlı müslüman bir Profesör olan ‘İnamullah’ın anlattığına göre; Atom fiziği dalında, önde gelen bilim adamlarından; Amerikalı Prof. James Jean bir gün yağmurlu bir havada, şemsiyesini kolunun altında unutmuş, kiliseye doğru yürüyordu. Yanına yaklaştım ve:

‘’Üstat yağmur yağıyor.’’ dedim. Hiçbir şey demeden şesiyesini örttü ve yoluna devam etti. Yanına yaklaştım ve: ‘’Biraz konuşabilirmiyiz’’ dedim. ‘’Görüyorsun ki şimdi Kiliseye gidiyorum. İbadet saatine yetişmem lazım. Yarın evime gel görüşelim’’ dedi.

Ertesi gün evine gittiğimde Onu masasının başında başı ellerinin arasında derin derin düşünürken buldum. Rahatsız etmeden bir süre sessizce oturdum. Üstat adeta yağmur yüklü bulutlar gibi doluydu. Nihayet konuşmaya başladı: ‘’ İnamullah! Hayret ediyorum; dünyanın, ayın, güneşin, glaksilerin, nebüloların bütün sistemleriyle Allah’ı anlattığı bir dünyada insanlar Liselerde Üniversitelerde bu hakikatleri görüp bildikleri halde nasıl olur da Allah’ı inkar ederler.’’Sözün bu noktasında devreye girdim ve şöyle dedim: Kur’an bu konuyla alakalı olarak şöyle diyor:

 إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar.(Fatır Suresi:28)

Bunu duyunca, heyecanla:’’Bunu Muhammed mi söylüyor’’ diye sordu. Muhammed’e inen Kur’an söylüyor dediğimde; ‘’Öyleyse O da İsa gibi Allah’ın elçisidir.’’dedi.

 

2-   Her şeyin çehresinde bir meşîet, kudret ve  iradenin müşâhede edilmesidir.

 

İnsanların ağzından çıkan, dinsizliği işmam eden veehl-i imanında bilmeden kullandıkları, eşyanın ortaya çıkışıyla alâkalı–Üstad’ıntabiriyle –üç kelime vardırki, eşyaya kendi kendine meydana gelmiştir, ya onu sebepler icat etmiştir ve ya herşey itabiat yapmaktadır. Aslında bu üç  dehşetli kelime, doksan muhâlâtı içinealır.Biz,bu üç kelimenin tersine olarak diyoruzki, herşey iradeve meşîet sahibi bir zattarafından, onun program, plan ve hesabına göre vaziyet almış ve yaratılmışlardır ki o da mutlak kudret sahibi olan Allah’tır(cellecelâluhu).

 

Yukarıda zikredilen üçkelimeyi kullanan, bunlara veya bunlardan birine inanan ve bu şekilde kendini teselli edenler, esasen kendilerine karşı tenaku ziçerisindedirler.Eşyayı tesadüflerle yorumlayanlar,amipe tesadüflerle oldu diyorlar. Hâlbuki bu hücre, o büyülü yapısıyla ve devlet gibii şleyişiyle bir harikadır. Evet, “Hücrenin yapısına şaşakaldık. ”Diyen Engels, kendisiyle tenakuz içindedir. Hücreye tesadüf diyen, güneşe de tesadüf diyor. Şuursuz atom parçacıklarının bir araya gelerek güneş olmalarına,ısı veışıkkaynağı hâline gelmesine “Evet” diyenler tenakuzun katmerlisini yüklenmişlerdir. Bütünbunlar,“Kendi kendine oldu.” diyenler,kendi kendileriylemüzaaf bir çelişkiiçerisindedirler.

 

Düşünün ki, biri size bir şiir söylese, meselâ Hüseyin Efendi’nin,

 

Derd-hicrantabibibidevâ bilmemisin?

ucuylbinigâh-ı âşinâ bilmezmisin?”

 

güzel güftesini elealalım. İster güftesi, ister bestesi kendi kendine, sebepler dairesinde oldu diyenler, “Buşiir, harflerin yuvarlana yuvarlana biraraya gelmesiyle olmuştur..bestesi, ağaçların nağmelerinden bulunmuş, ona göre tespit edilmiştir.” demek gibi bir garabet içindedirler.

 

Hâlbuki daha sırrını tam olarak çözemediğimiz göz, bundan daha basit değildir. İnsanın kalbi, beyni hâlâ tam keşfedilememiş birer muamma gibidir. Evet, insanın bir muhteşem  âbide hâlinde yaratılışını tabiata vermek, kendi kendine oluyor demek ve ya sebeplere bağlamak, insandaki ve kâinattaki âhenk ve nizamı görememe değil de ya nedir?..

 

Atmosferdeki oksijen nisbeti, dünyamızın dönmesi ve dönerken de bir meyille dönmesi, güneşin bize olan uzaklığı.. ve daha neler neler… hepsi o muhteşem Hâlık’ın, o tesbihe, takdise şâyeste Allah’ın icraatı, O’nun sanatı, O’nun meşîeti, O’nun yaratması değil midir?

 

Hayatda, başlıbaşına bir muammave Cenâb-ıAllah’ın varlığının delillerinden bir diğeridir.. evet, hayat, öyle bir muammadır ki, onu da kuru maddiyecilikle izah etmek mümkün değildir.

 

3-    Hayat, bilhassa üç nokta itibarıyla apaçık Allah’ın varlığına delâlet eder.

 

Birincisi, hilkatin mebdei yani hayatın başlangıcı itibarıyla.

 

Evet,Allah(cellecelâluhu)Hayy’dır.Hayatkaynağıvehayatı veren,verdiğigibidealacakolanO’dur.O,“Yuhyîve Yumît”tir..veaynızamandaKayyûm’dur.Yaniverdiğihayatı âhenk içinde devam ettiren ve her an herşeyi görüp gözeten O’dur.

 

Biz bir organizmanın hayatı gittikten sonra bütün teknik imkânlarımızla seferber olsak bile, onu yeniden hayata döndüremeyiz. Öyle olsaydı, herkes kendi yakını vefat ettiğinde, onu tekrar hayata döndürürdü. Hâlbuki etrafımızda devamlı ölümler cereyanediyor. Ve biz bu geliş-gidişin muamması karşısında, olup bitenleri sadece şaşkın şaşkın seyrediyoruz.

 

Allah(cellecelâluhu), hayatı, varlığına bir ayna yapmış, Kendini bir kerede onda göstermektedir. Zira hayatın mülk vemelekût yönleri, doğrudan doğruya Cenâb-ı Allah’abakmaktadır. Onun için evvelâ, kâinatın hilkati mevzuu, hilkatinnizam, rahmet ve adalet buudu, yeryüzünde hayatın zuhuru sebeplerle izah edilememiştir. Evet,bunları sebepler dairesi içinde izahetmek imkânsızdır. Gerçi sebepler vardır ve Allah (cellecelâluhu) icraatını ona göre yapmaktadır ancak ilkhilkat, mucizedir.

 

Bu mevzuda ikinci nokta, tenevvuattır.

 

Ayrı ayrı varlıkların meydana gelmesi diye ifade edebileceğimiz tenevvuat, hayat muammasının ikinci buudu, Allah’ın varlığının önemli bir delilidir. Allah (cellecelâluhu), dilediğini dilediği gibi yaratır.O, mahlukatı farklı farklı yaratmış ve nevilere ayırmıştır. İnsanlar bile ayrı ayrıdır. “Eyinsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.”12 âyeti bunu açık olarak ifade eder.

 

Bu meselenin birdiğer yönü de ahlâk mevzuudur.

 

Psikolojininvepedagojininilgialanı olanbumesele,insanın faziletiyle alâkalıdır. İnsan, benliğinin sırlarını kavrayarak ubûdiyetşuuruylakanatlanabiliyorvecismaniyetindenuzaklaşabiliyor.

 

İnsanlariçindeşehevîduyguvedüşünceleriniarkadabırakabilenöyle rabbânîlervarkimelekleribilegeride bırakabiliyorlar.

Demek ki, etten kemikten ibaret olan insan, bu ölçüde ki ahlâkıyla da yine Rabbinin varlığının delillerinden oluyor. Ahlâk mefhumu, insana has bir keyfiyettir. Bunutaştatopraktabulamayacağımızgibi,etrafımızdakidiğercanlılardabulabilmemiz demümkündeğildir.

 

İşte, yukarıda zikredilen bu üç yolla hayat dediğimiz muamma, Cenâb-ıHakk’ın varlığına delâlet ederki, Allah (celle celâluhu) her varlığı, hangi kalıp içinde, nasıl programlamış ve sahneye sürmüş ise, o öyle devam edegelmiştir. Ne evolüsyonla ne mutasyonla ne de başka bir şekilde bir canlının meydana gelmesi, hatta cins değiştirmesi mümkün değildir. Güvercin, güvercin olarak yaratılmış ve öyle kalmıştır. Tavuk, tavuk olarak yaratılmış ve öyle devam etmektedir. Hatta bunlardan kısmen değişikliğe uğrayan melezler her zaman akîm kalmış, başkalaşma süreci bir yana, tabiî tenasül sistemini bile koruyamamıştır.

 

Bu itibarladır ki Cenâb-ı Hak, bir bakıma meydan okuyor gibi,

 

يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن

 دُونِ اللَّهِ لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَإِن يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ

 شَيْئًا لَّا يَسْتَنقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

 

“Ey insanlar dikkat edin, size bir misal verildi, şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) onun için bir araya gelseler bile, bir sineği dahi yaratamazlar.” (Hac Suresi : 73 ) buyuruyor. Burada, birtek sineği bile yaratamazlar demek suretiyle hayatın ve hilkatin Allah’a (cellecelâluhu) ait olduğuna parmak basılmaktadır.

 

Bu mevzuda şimdiye kadarki araştırma ve tecrübeler şunu göstermiştir ki, bu kapıda ima kapalı kalacaktır, hayat, bir muamma ve hem mülk hem de melekût yönleriyle daima Allahı gösteren bir ışık kaynağı olarak devam edecektir. O devam edecek,biz de bunlardan istidlâlde bulunarak önümüzdeki perdenin verâsında O Ezel veEbedGüneşi’nigörmeyeçalışacağız.

 

4-   Rahmet delili,

 

Cenâb-ıHakk’ın, yarattığı her varlığı, o varlık için hedef olan noktaya sevketmesidir. Allah (cellecelâluhu) sadece yaratmakla kalmaz, aynı zaman da herkesi istidadı ölçüsünde, onun için mukadderolan hedefine ulaştırır.

 

Bu çizgide, her uzuv âdeta bu şevkle işler. Ağzımıza lokmayı koyduğumuz zaman beyine hemen bir şifre, beyinden mideye ayrı bir şifre gönderilir. Mide yemeği hazmetmeye hazırlanır ve bir kısım asitleri fraz eder. İşte bütün bunlar birer şevktir.

 

İnsanın içinde hissettiği bir kısım duyguların onu belli hedeflere yöneltmesinden, arının gidip çiçeklere konmasına, çiçeklerin özlerini alıp bal üretmesine, bu uğurda mesafeler kat etmesi ve  bu upuzun yollarda şaşırıp kalmadan geriye dönmesine kadar, hepsi birer şevk içinde sevk tir. Giderken bir hesap için gidecek, dönerken bir hesap içinde dönecek ve bütün bunları o küçücük kafasındaki programa göre gerçekleştirecek...

 

وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ     Rabbin bal arısına vahyetti....(Nahl Suresi:68 )

 

İnsandabuprogramıkoyaneligörür,oprogramıişletmekiçin,arınıniçinebirşevkinatıldığınaşahitolurve“Lâ ilâheillallah”der.

 

Rahmâniyetin ayrı bir cilvesi de Cenâb-ıHakk’ın zemin yüzünü bin bir güzelliklerle tefriş edip önümüze sermesidir.

 

Evet, göklerde ve yerde ne varsa hepsi, en iç açıcı şekilde tanzim edilmiş ve en göz kamaştırıcı hâliyle nazarlara arz edilmiştir. Herşey o kadar güzeldir ki, insan başını kaldırıp semalara baktığı zaman şairane ilhamlarla coşar, dönüp yeryüzündeki güzellikleri görünce de ayrı bir ruhhâleti yaşar.

 

Mesela meşhur fizikçi Paskal’ın teleskopla gökleri her inceleyişinin arkasından hıçkıra hıçkıra ağlayıp : ‘’ Ey Yüce Yaratıcı ne kadar büyüksün’’ deyip Allah’a hayranlığını ifade ettiği bilinmektedir.

 

Denizlerçokgüzeldir.Onlarınrüzgârlacilveleşmeleriondan da güzeldir. İnsanın kaşı, gözü, kulağı, ruhu, ahlâkıçok güzeldir.

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ

 

 “Allah yarattığı her şeyi çok güzel yaratmıştır.” (Secde Suresi: 7)

 

Ve bütünbunlarhiçdetesadüfeverilmeyecekkadar,insanınen incezevkleriniokşayacakölçüdegüzellerdengüzeldir.Her şey bir tatlılık ve güzellik içinde iç içedir.İşte bu mükemmel âhenkvenizam,birNâzım-ıÂzam’adelâletetmektedir.

 

Rahmetin bir diğer buudu da hikmettir.

 

Cenâb-ı Hak, abes hiçbirşey yaratmamış, aksine herşeyi yerli yerince halk etmiştir. Kâinatta ne eksiklik ne de fazlalık vardır. Onun içindeki varlıklarda da her şey tam bir tenasüp içindedir: Denizlerin tuzlu olması, güneşin bize olan uzaklığı, yer kabuğunun kalınlığı, atomların sayılarına göre dizilişi hep hikmettir ve Cenâb-ıAllah’ın rahmetinin sâdık birer şahitleridirler.

Gözlerimiz, her yönüyle tam bir harikadır.. ve onlarda her şey yerli yerincedir. Âzamî tasarruf prensibi bakımından hem korunması hem de insan hayatı adına,gözler için bundan daha mükemmel bir konum düşünülemez. Kulak da burunda dudak dayanak da öyledir. Bunlardan bir tanesinin yeri değişse, ahsen-itakvîmin önemli bir buudu olan çehre, sevimsiz bir hâl alır. Eller, ayaklar ve vücudumuzdaki bütün mafsallar da böyledir.

 

 OnuniçinMuhbir-iSâdık(sallallâhualeyhive sellem) “İnsanın vücudunda şu kadar mafsal vardır, hepsi de hamd ü sena ister. Binaenaleyh siz sadaka verdiğiniz zaman, Rabb’insizebahşettiğibunimetlereşükürlemukabeleetmiş olursunuz.Şayetbunları yapamazsanız,kuşluktakılacağınız ikirekâtnamaz,bunimetlerinbütününekarşıiyibirşükürolabilir.”mealiylebugerçeğihatırlatır.

 

 

Haddizatında inayet de rahmetin ayrı bir derinliğidir.

 

Allah’ın(cellecelâluhu),herşeyibizimemrimizesunması,imdadımıza koşturması, her hâdisede Kendisine giden bir yol açması… hep O’nun inayetinin eserleridir. Kur’ân, Allahın inayetinianlatırken :

 

وَآتَاكُم مِّن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَتَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ

 الإِنسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ

 

“Âdetleri üzerine seyreden güneşi ve ayı size faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifadenize veren yine Allah’tır. O size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür!”  (İbrahim Suresi:34) buyurur.

 

Evet,birnefesteikişükrüedaetmesigerekeninsan,buncanimetlerkarşısında,Mün’im-iHakikî’yi vicdanındabulupşükranlaikibüklümolmalıdeğilmidir?

 

 

İkincisi Kur’ân-ı Kerim’dir. Üçüncüsü de Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir.

Bu konular daha sonra anlatılacaktır…

 

MARIFETULLAH.pdf (597,76 kb)